Anasayfa ·  Fikir Meydanı ·  Haberler ·  İçerik ·  Müzik - Ezgi ·  Video Arşivi ·  Kan Bankası ·  İletişim ·  Ziyaretçi Defteri ·  Hesabınız ·  Reklam Verin
Erzurum Alperen Ocakları: Fikir Meydanı

WwW.ErzurumAlperen.Com :: Başlık Görüntüleniyor - MİLLET-MİLLİYET-MİLLİYETÇİLİK
 SSSSSS   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

MİLLET-MİLLİYET-MİLLİYETÇİLİK

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    WwW.ErzurumAlperen.Com Forum Ana Sayfası -> Türk Düynası
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
guli
Yönetici
Yönetici


Kayıt: Jan 20, 2007
Mesajlar: 44

MesajTarih: Cmt Ksm 15, 2008 11:53 am    Mesaj konusu: MİLLET-MİLLİYET-MİLLİYETÇİLİK Alıntıyla Cevap Ver

MİLLET-MİLLİYET-MİLLİYETÇİLİK

En kaba nitelendirmeyle millet,bir insanlar topluluğudur. Temel insandır ve konuya insanın başlangıcıyla başlamak gerekir.
İmam-ı Ahmed’ den rivayetle bir hadiste insanlığın ikinci babası “ Hz Nuh’ un üç oğlu vardı. Sam, Arap’ ın – Ham Sudan’ ın ve Yâfes, Türk’ ün babasıdır.” Tarih , Biyoloji , Sosyoloji bilimleri de insanın atalarının semâvi dinlerde bildirilen bu görüşleri kabul noktasında birleşmektedirler.
Aileyi meydana getiren bireyler, zamanla çoğalan aileler , toplulukları meydana getirmiştir.Klan,boy,kavim,millet aşamaları ,bunları meydana getiren fertlerin belirli karakteristik vasıflar etrafında buluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Ortak şuur , aynı atanın çocukları olmak ,aynı dil,aynı inançları paylaşmak Sosyolojik bir bütün olan millet kavramında noktalanmıştır.
Millet kelimesi Arapça olup , mezhep , secde ,esas ve ümmet manalarına kullanılmıştır. Türk dil kurumu lügat’ inde millet manasına Ulus-Budun kelimeleri karşılık verilmiştir. Batılı milletlerin kullandığı “nation” kelimesi de bu manadadır. Fakat bunların hiçbiri bizim bin yıldır kullandığımız Millet kelimesinin muhteviyatını kucaklayamamıştır. Çoğu kere kavramları bilerek veya bilmeyerek birbirine karıştırmışlar. Irk , kavim , halk kelimelerini millet manasına kullanmışlardır. Bu yanlışlara düşmeme noktasından hareketle bugün Ümmet=bir dinin mensuplarının toplamı , Halk=yaşayan nesli , Kavim ise milleti meydana getiren parçaları veya bölünmesiyle ortaya çıkan milletleri ifade etmektedir. Yine aynı ırktan olup değişik milletleri meydana getiren topluluklar da vardır. Irk ve Millet kavramı arasındaki farkı Orhun Abidelerinde “Basmil mukaddes ismini taşıyan millet benim ırkımdandı. Üzerine asker gönderdim.” sözleri çok güzel ifade etmektedir.
O halde , Halktan, Kavimden ve Irktan ayrı olan Millet , belli unsurlarla oluşmuş ve belli özelliklere kavuşmuş insan topluluğudur. Bu unsurlar;

1) Dil: Tek başına bir milleti oluşturmaya yetmez. Fakat ortak bir düşünce ve davranış sistemi yaratır.

2) Soy: Aynı dili konuşmakla beraber aynı soydan geldiğine inanılması gerekir. Dilleri farklılaşan fakat aynı soy şuuru taşıyan milletler tekrar bütünleşmişlerdir.

3) Din: Bir milletin oluşmasında din çok önemli bir faktördür. İnsanların aynı inançlarda yoğrulması ,millet gerçeğinin gerekli, fakat yeter şartı değildir.
4) Kitle ve Vatan: Bir milleti meydana getiren insan kitlesinin olması ve bu kitlenin bir toprak parçası üzerinde yaşaması gerekir.Yani aynı coğrafyayı, aynı iklimi bir insan kitlesinin paylaşmasıdır.Ve vatanlaşan toprak parçasının doğurduğu aidiyet şuuru, sinesinde taşıdığı hatıralar ,mukaddes beldeleri ve ata mezarlarıyla millet muhtevasını tamamlamaktır.
5) Zaman :Yaşanan acı ,tatlı olaylar zaman içinde mümkündür.Milletin özellikleri zaman içinde gelişir,billurlaşır.İnsan kitlesinin ,millet olmasında harç görevi yapar.
6) Ülkü:Geleceğe ait düşünce,elde olmayanı tasavvur etmek ,aynı hedeflerde buluşmak ideâli ,bu günü yaşayanları yarınlarda birleştirir.Maddi bağlardan daha kuvvetli ,kaynağı beyin ve yüreklerde olan manevi bağlarla insanları birbirine düğümler.Aynı şeylere inanmak insanlara aynı kaderi çizer.Aynı kaderi paylaşanların kopmaları mümkün değildir.Bu da milletin yapı taşlarından ve teminatındandır. Belli başlı bu unsurlardan oluşan millet , sonuç itibariyle belirli özelliklere de kovuşmuş olur. Yani bu unsurlar o milletin özelliklerini hazırlar.
Bir milletin dilinde o milletin ruhu yatmaktadır. Ekonomik düzeyi,sanatı,manevi halleri, değer ölçüleri, samimiyeti, ailevi anlayışı, musikisi, zafer ve yenilgileri deline yansır.
Soy özelliğiyse yaradılıştandır. Kur’ân da yerini bulmuştur. İnanç beraberliği ise insanları manevi bir potada eritir ve millet kalıbını hazırlar. Toprak, millete varlığını veren hayat alanınıdır. Onda yetişen bitki gibi üzerinde yaşayan insanı etkiler.
Milletimizin özelliklerine geçmeden milliyet kelimesinin manasını kısaca belirtmek gerekir.
Milliyet, millet kelimesinde gelmektedir. O millete ait olmayı ifade etmektedir.

MİLLETİMİZİN ÖZELLİKLERİ

Milletleri meydana getiren unsurların beraberliği her millette aynı özellikleri ortaya çıkarmaz. Paylaşılan coğrafya, değişik olaylar, farklı dinler ve soylar, unsurlar ve özellikler arasında sebep sonuç ilişkisidir. Mesela; ”Bükülene hiçbir şey olmaz, eğilen gene doğrulur” diyen Çinlilerle “ Yiğit bir kere ölür, korkak her zaman ölür” sözünü söyleyen milletimizin olaylar karşısındaki tavrı elbette bir olmayacaktır. Yine Arapların kabileci olmasına karşı biz teşkilatçı yani devletçi bir milletiz. Mistik Budist felsefeyle yoğrulan Hint milleti ayrı, tutumlu ve temkinli İngiliz milleti ayrı,romantik Fransız, İspanyol milleti farklı, Çingeneler göçebe gibi ....vs. Milletlerin laboratuarı olan tarihe baktığımızda milletimizin şu özelliklerini tespit etmemiz mümkündür.

1) Aksiyon(Hareketlilik) Özelliği:
Türk ırkının fiziki sağlamlığı, ırken yok edilemez vasıfta olması ve çeşitli iklimlere kendini uydurabilmesi Rene Grausset’ in dikkatini çekmiş ve milletimize “Asya’nın Demir Irkı “dedirtmiştir. Kıtadan kıtalara yayılmamız, gittiğimiz yerlerde uyum sağlayıp yeni uygarlıkların ortaya çıkmasına sebep olmamız kısaca kabına sığmayan bir millet oluşumuz bu özelliğimizin eseridir.
Türk milletinin bu özelliğini çok iyi yakalayan büyük devlet adamı Oğuz Kaan “ Gökyüzü çadırımız, Güneş bayrağımız” sözüyle uzun yıllar süren göçlerimizi, tükenmez aksiyon gücümüzü çok önceden haber vermiştir. Hiçbir tabii veya suni engelin be aksiyon gücümüze engel olmayacağına iman etmişiz. Bu düşünceyle Bilge Kaan’ın kentlerimiz etrafını surlarla çevirelim (Çinliler gibi ) düşüncesi Tonyukuk ve kurul tarafından reddedilmiştir. Bu aksiyon gücümüze sonsuz güveni göstermektedir. Çin seddini aşmamızda, gemileri karadan yürütmemizde bu özelliğimiz vardır. Eski metinlerde geçen “Gün doğusundan, gün batısına kadar bizimdir” ibaresi, “Üzerinde güneş batmayan devlet “ sözleri aksiyon özelliğimizin değişik ifadelerindendir. Oğuz destanında “daima göçeler, oturak olmayalar “ buyruğu, gelecek kuşaklara ancak hareketle var olunacağını işaret etmektedir. Yine Ergenekon destanı Türklerde yatan fatihlik fikrini, en kötü şartlarda dahi yayılma azmini, boyun eğmemeyi yani aksiyon özelliğimizi hatırlatmaktadır.
“Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldı ta ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlu üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan tahta oturmuş” Orhun yazıtlarındaki bu ifadeden anlaşılacağı üzere insanların hepsinin üzerine Bumin Kağan ve İstemi Kağan’ ın hakan olduğuna inanılmaktadır. Buna inanan millet elbette ki ilahi kaynaktan beslenen kendine güvenle ataları gibi insanoğluna hakanlığa kalkacak, bir kasırga gibi Asya’nın bozkırlarını, engebelerini aşacaktır. 1389 yılında Kosova’ da şehit düşen 1.Murad’ ın son sözü “Attan inmeyesüz” olması aynı mananın sonsuzluğa uzanan ölümsüz bir düğümüdür.
Hareketin kaynağı inançtır; olmazı olur yapanın temelinde mutlaka köklü bir inanç vardır.
M.Ö. Yedinci Yüzyılda yaşayan Alp Er Tunga’ ya “Acun Beği “ yani “Dünya Hakanı “ ünvanı verilmesinin temelinde aksiyon özelliğimiz yatmaktadır. Hani hayvanların evcilleşip, hangilerinin evcilleşmediği henüz bilinmezken, hiçbir zaman evcilleşemeyen, evcilleşince hemen ölen Bozkurt’ un tutsaklıkla bağdaşmayan bu vasfını milletimiz o engin hissediş kaynağı olan iç güdüsüyle sezip, onu kendine sembol yapması, Göktürk Devleti gibi bazı devletlerin bayrağına onun başını yerleştirmesi yalnızca bir rastlantı değildir.
Bu özelliğiyle inanç sahipleri semavi bir maya yattığına inanabilirler. Peygamberimiz (S.A.V.) “Türkler size ilişmedikçe, siz de onlara dokunmayınız” hadisi ve “ Türkler’ in dilini öğrenin, çünkü onların hükümranlığı uzun sürecektir” hadisiyle de geleceğe ışık tuttuğunu Kaşgarlı Mahmud’ un “Divan-ı Lügati’t - Türk” adlı eserinden öğreniyoruz.
Eski Dünya kıt’alarından adeta kaynayan bir cevherdik. İslamiyet’le birlikte aksiyon özelliğimiz artık bu kaynaktan da beslenmeye başladı. Yavuz Sultan Selim’in “Dünya bir padişah için küçüktür” cümlesi, Oğuz Han’ın “Gökyüzü çadırımız, Güneş bayrağımız” sözünün devamından başka bir şey değildir. Ayrıca Osmanlı Padişahlarına verilen “Padişah-ı Cihan” (Cihan Padişahı) ünvanı da “Acun beği” ile aynılık taşımaktadır.
Elbette pek çok millet tarih sahnesine çıktığı yerden göçüp değişik yerlere yerleşmiş, sayısız savaşlar yapmış, pek çok zaferler kazanmıştır. Fakat onlar, gittikleri yerlerde varlıklarını sürdürememişlerdir. Ayrıca her zaferini yeni zaferlerle süsleyebilen hiçbir millet Montesquieu’ ya”İran Mektuplarında Türk milleti olmasaydı tarih olmazdı” sözü gibi bir cümleyi bazı tutarsızlıkları tartışmasız olan bir düşünüre yazdırmamıştır.
Göçümüzü sadece coğrafi zorlamaların bir sonucu olarak açıklamak yeterli değildir; zira aynı coğrafi şartlarla karşı karşıya olan diğer komşu milletler böylesine uzun göçlere kalkışmamışlardır. Göçenler de gittikleri yerlerde çoğunlukla erimişlerdir. Günümüzde dünyanın çeşitli bölgelerinde milletimiz yaşıyorsa, bu milletimizin aksiyon özelliğinin bir sonucudur.
Bu özelliğimiz zamana karşı da kendini göstermiştir. Bizimle tarih sahnesinde görülen Etrüskler, Kartacılılar gibi büyük uygarlıkların sahibi milletler silinip gitmişlerdir. Fakat biz tarihin ilk alacalıklarında vardık, bugün de varız. Hem de bu varlık kuru-kuruya bir varlık değil, insanlığın eksikliğini giderecek değerleri hayatında deste, deste bulunduran bir varlıktır.
Aksiyon özelliğinin etkisini dilimizde bile bulmak mümkündür. Arap ve Fars dilleri arasında düşen bütün diller yok olmuştur. Bu iki dil arasında dilimiz yaşamayı başarıp, erimediği gibi Fars diliyle dilimizin yan-yana yaşadığı köylerde giderek dilimizin genel dil haline geldiğini Barthold tespit etmiştir.
Müziğimize akseden bu aksiyon özelliğimiz bütün haşmetiyle mehteri ortaya çıkarmıştır. Kıtalardan kıtalara insanını coşturan mehter, yalnızca ruhundan doğduğu insanını coşturmamıştır, ayrı dinin ayrı milletin çocuklarını da etkilemiş, onların ruhi terennümleri olan müziklerine de can katmıştı.

2) Teşkilatçılık Özelliğimiz :
Teşkilatçı özelliğimiz aksiyon özelliğimizi beslemiştir. Bunun sonucu olarak geniş coğrafi bölgelerde, zamanın uçsuz bucaksızlığında erimediğimiz ve yeni uygarlıklarla varlığımızı sürdürdüğümüz hemen akla gelen bir gerçektir. Yerleştiğimiz her bölgenin ve zamanın ihtiyaçlarına cevap veren irili ufaklı 134 devlet 16 büyük imparatorluk kurduk. Milletler için en büyük ve önemli yetenek sayılan bu özellikte kurduğumuz devletlerin sayıları, büyüklükleri, yaşadığı uzun zamanlar düşünülürse ne kadar üstün olduğumuz hemen anlaşılır. Rene Grausset’ in bu özelliğimiz dikkatini çektiğinden şu cümleleri yazmak zorunda kalmıştır “... Bugünkü Asya milletlerinin hepsine devlet olmayı Türkler öğretmişler, onları Türkler teşkilatlandırmışlardır. Hepsinde Türklerin birleştirici, basit hale icra edici tesirleri görünür. Hepsinde Türk düzenini buluruz. Türk’e göre devlet demek, düzen demektir”küçük kağıt nedir yaz
Bu özelliğimiz, İslamiyet’ i kabul ettikten sonra, daha derin anlamlara kavuşarak devam etmiştir. Kaşgarlı Mahmud da milletimizi cihana hakim kılan sırrın bir Allah vergisi olduğunu hadislere dayandırarak ileriye sürmektedir.
Hiçbir zaman devleti kuru bir organizasyon olarak görmedik. Hakanımıza, başkentimize, devletimize her devirde kutsal anlamlar izafe ettik. Orhun yazıtlarındaki “Türk Kağanı Ötüken’ de oturdukça hakanlıkta sefalet olmaz” cümlesiyle gerek hakanımıza gerek başkentimize vermiş olduğumuz kutsal anlam gayet açıktır. “Yukarıda mavi gök, aşağıda kara yer yaratılınca ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğullarının üzerine benim ataların Bumin Kağanla İstemi Kağan hükümdar olmuş. Hükümdar olunca Türk milletinin devletini, kanununu idare edivermişler, tanzim edivermişler”. Bu yazıttan anlaşıldığına göre atalarımızın ataları olan kağanlar bütün insanoğlunun da kağanı olmuş, devletin kurulması, düzenlenmesi, kutsal bir anlamın sonucu olmuştur. Yani Türklerin diğer milletlere üstünlü, onlara nizam getirmeleri, onları idare etmeleri gayet normal bir olaymış gibi atalarımızca telakki edilmiştir.
Atalarımız tarihin hiçbir devrinde devleti için hesap yapmamış, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek devamlı devletimizin yanında olmuşlardır. Devletimizin başındaki kağanlar verilen kutsal anlamlarla, onları devletle bütünleştirmişlerdir.
İslamiyet’ten önceki dönemimizde hükümranlık anlayışımız karizmatik bir anlam taşıyordu. Hükümranlığın milletimizce bir Tanrı vergisi olarak telakki edildiğinin açık ispatı Orhun yazıtlarındaki “Baba Kağan ile anam Hatun’ u Tanrı tahta oturttu” cümlesidir. Bu inanç Gök Tanrı dini devrimizde çok kuvvetlenmiş, “ Gökte bir Tanrı, Yeryüzünde bir Hükümdar” formülünü ortaya çıkarmıştır. Bu formülle, hiçbir fedakarlık insanımıza çok gelmiyor, bu uğurda ölmek bile, “uçmağa varmak” olup, Gök Tanrının kucağına atılmak anlamını taşıyordu.
Maddi varlıkların önemli özelliği devamlı bölünmektir. Ruh cevherinin asli özelliği ise birliktir. Ebed-müddet devlet görüşümüzü de bu birlik doğurmuştur. Nasıl ki İslamiyet’i benimsedikten sonra iç ve dış dünyamızı onun ilkeleri doğrultusunda düzenlediysek, devlet anlayışımızın da vasfı değişmiş, başındaki kağanın kişiliğinden ayrılarak devletimiz “Ebed-müddet devlet” olmuştur. “Nizam-ı Alem” ancak devletle mümkün olduğundan taht kavgaları yüzünden devletin parçalanmaması için çıkarılan bir yasa ile “karındaşın katli” bile “vacib” olmuştur.
“Bögü Tigin güzellik, zeka ve ehliyetçe ötekilerden üstün olduğu için onu ittifakla kağan seçtiler” Uygurların Göç Destanı’ndaki bu cümle devlet teşkilatımızda ehliyetin esas teşkil ettiğini göstermektedir. Bu ibare ile Hz. Ebubekir’ in halife seçildiğinde “Ey nas! (insanlar, halk) İçinizde en liyakatli ben olmadığım halde beni halife seçtiniz” sözlerinde mutlu bir aynilik vardır. İslamiyet’i kabul edişimizden sonra da liyakat unsuru (layık olma, yeterlilik) devletimizin kuruluşuna asıl ölçü olmuştur. Devletimizin uzun yaşamasında milletimizle devletimizin kaynaşmasında ve uygarlıklarımızda bu ilkenin payı her zaman önemli rol oynamıştır.
Osmanlı İmparatorluk’ unda liyakat asıl iken, bütün Batı ülkelerinde asalet asıldı. Liyakat asıl olduğundan dolayı devlet düzenimizde ikilik yok, birlik vardı. Köylü, kentli için iktidar yolları açık bulunduğundan iktidar bütün milleti bütünleştiriyordu. Çağımızda bile hiçbir millet devletinde bu birliği sağlayamamıştır. Kapitalist ekonominin hakim olduğu ülkelerde belli ekonomik imkanlara sahip olanlar yönetimi ellerinde tuttukları gibi, sosyalist ekonominin uygulandığı ülkelerde de komünist parti yetkilileri ve bunlara güven verenler idareyi ellerinde bulundurmaktadır.
Teşkilatçılığımız hizmet ilkesi esasına da dayanıyordu. Orhun Abideleri’ndeki “ azı çoğalttım, çıplağı giydirdim, açı doyurdum” ibaresinin yanı sıra şunları da görüyoruz : “Küçük kardeşim Kül Tigin’ le sözleştik; babamızla amcamızın kazandığı milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin’ le, iki vezirle beraber ölesiye çalıştım” Aynı şuur İslamiyet’le de devam ettiği gibi daha engin manalara bürünmüştür. Osman Gazi’ nin ölürken Orhan Gazi’ ye söyledikleri devletimizin temel felsefesini ortaya koymaktadır: “...Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinin yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir...Memleket işlerini noksansız gör”
Devlete hakan olmak, padişah olmak veya yüksek bir mevkie gelmek hiçbir zaman nimete konmak olarak telakki edilmemiştir. Toplumdaki bütün sorunlardan yükümlü olmak ve bunları çözmek için her türlü fedakarlıkta bulunmak, bu dünyayı aşan sorumlulukları da yüklenmek anlamını taşıyordu. 1517’ de Halife, Yavuz Sultan Selim’e halifeliği devrederken onu hutbeden “Hakimü’l-Haremeyn” olarak ilan edince Yavuz Sultan Selim yerinden doğrulur, “Haşa! Haşa!... Hakimü’l-Haremeyn değil, Hadimü’l Haremeyn, Hadimü’l-Haremeyn!” diye bağırır. Yani Mekke ve Medine’nin hakimi değil, hizmetçisiyim der.
Teşkilatçılığımızın en belirgin vasıflarından biri de bürokrasinin son derece az olması idi. Bu bürokrasinin azlığına rağmen devlet müessesemizin fonksiyonlarını düzenli yapabilmesinin tek sebebi devletin temellerini milletin vicdanında bulması ve devlet düzenimizin milletimizin karakteriyle iyi uyum sağlamasıydı. Ankara sancağı ve çevresinde 115 yılda yalnızca bir zina davasının görülmesi millet vicdanıyla devleti kuran iradenin nasıl uyum sağladığını bize göstermektedir.
Teşkilatçılığımızın temelinde bilimsellik de yatıyordu.
Devlet yönetimini elinde bulunduranlar büyük bir sorumluluk duygusuna sahiptiler. Milletinin “açlığından” , “yoksulluğundan” yöneticiler hep kendilerini sorumlu tutar; “gece”, “gündüz” çalışmayı görev bilirlerdi. Küçük kardeşi Kül Tigin’ in ölümünde ağlayan halkı için “Milletimizin gözü, kaşı bozulacak diye üzüldüm” diyen hakanımızın duyduğu sorumluluğu bu çağın idraki ile anlamak mümkün değildir.
Teşkilatçılığımızın en dinamik gücü hakanlarımızın ve yöneticilerimizin sınırsız fedakarlıkları idi. Hakanımızın milletimiz ve vatanımız için katlanamayacağı hiçbir fedakarlık yoktu. Çağımızın insanının bu fedakarlığı idrak etmesi için uyanık bir şuurla şu tarihi olayı değerlendirmesi gerekir: Çinliler savaş bahanesi yaratmak umuduyla büyük hakanımız Mete’ den önce atını, sonra zevcesini, sonra vatanımızın çorak bir bölgesini isterler. Toplanan kurultay atın, daha sonra da zevcenin verilmemesine, Çin’e karşı savaş açılmasına karar verir. Kurultayın bu kararlarına rağmen Hakanımız önce atını, sonra zevcesini verir. Sıra çorak bölgeye gelince kurultay verilmesine karar verince Büyük Hakanımız “Vatan parçası verilmez” der ve savaş kararı alır; Çin’i tarumar eder. Bu destani olaydan anlaşılıyor ki, son söz sahibi olan hakan kendi nefsiyle ilgili olan her şeyi Milleti ve Vatanı uğruna feda eder. Fakat Vatan ve Milletinden hiçbir zaman fedakarlık etmez; fedakarlık gerekiyorsa kendi yapar.
Aynı sorumluluk duygusunu İslamiyet’te de görmekteyiz. Bir pınarın başında bir kuzuyu kurt yese Hz Ömer(r.a) kendini sorumlu tutardı. Koca Sultan Kanuni’nin de ihtiyar yaşta Zigetvar önlerinde can vermesinde bu sorumluluk anlayışı bulunmaktadır.
Nasıl Hunlar kendilerini Gök Tanrının yer yüzündeki vekilleri sayarak dünyayı nizamlamağa çalışmışlarsa, İslamiyet’i kabul etmiş Türklerin bütün devletlerinde de “Nizam-ı Alem” (Cihan Düzeni) fikrini görmekteyiz. İşte bu inançtan hareketle büyük cihan imparatorlukları doğmuştur.
Türk’ün son yüzyıllardaki teşkilatçılığının sembolü olan Osmanlı İmparatorluk’ unun büyüklüğü, çağına göre her bakımdan mükemmelliği batılı pek çok tarihçinin ve düşünürün dikkatini çekmiştir. Teşkilatçılık özelliğimiz A.J. Toynbee’ ye şunları yazdırmıştır: “Tarih boyunca bütün Yakın Doğuyu hakimiyetinde birleştiren tek devlet Osmanlı İmparatorluğudur. Buna ne Pers, ne Roma, ne Arap İmparatorlukları muvaffak olamamışlardır. Gene Osmanlı İmparatorluğu ,bütün Arap kavimlerini, Arapça konuşan milletleri idaresinde birleştirmiştir. Osmanlıların Yakın Doğuda yerlerine geçen Avrupalı veya yerli hiçbir devlet bu bölgeyi Osmanlılar kadar iyi idare edememişlerdir. Bu bölgeyi aralarında paylaşan İngiltere, Fransa ve İtalya bu ülkelerin selefleri Osmanlı’dan daha iyi idare edeceklerine emindiler; fakat böyle olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğunun elinden Güney Doğu Avrupa ülkelerini alan Rusya için de durum aynıdır. Bütün bu Avrupa devletleri, Osmanlılardan aldıkları bu yerleri zulümle idare etmişlerdir”
Milletimiz, her şeyinde görülen bu teşkilatçılıkla tarih boyunca zaman ve coğrafyaya üstünlük sağlamıştır.

3)İntibak Özelliği:
Bir uygarlıktan diğer uygarlığa bir milletin kişiliğini yitirmeden geçebilmesi çok önemlidir; çünkü bu özellikle bir millet ancak uzun ömürlü olabilir. Aksi taktirde yeni karşılaşılan uygarlık o milletin özünü yaralar, zamanla o milletin mezarı olur.
Tarihimizi genel olarak ikiye ayırmak mümkündür; İslamiyet’ten önceki dönem, İslamiyet dönemi. İslamiyet’ ten önceki dönemimizde gücümüzle, eşyaya
hakimiyetimizle, kurduğumuz devlet ve imparatorluklarımızla,kişiliğimizi taşıyan uygarlıklarla ve her türlü yeniliğe karşı yaşama gücümüzü özümüzde taşıdığımızı ispat ettik.
İslamiyet’i tanıdıktan sonra, hiçbir millete nasip olmayacak bir biçimde, gönüllü olarak saf saf Müslüman olmaya başladık. Emevi Devleti’nden sonra teşkilatçılık özelliğimizin tabii bir sonucu olarak İslam devletlerinin kurulmasını, yönetilmesini, yaşatılmasını bir kutsal görev olarak üstlendik. İslamiyet’e yapılan saldırılara karşı da aksiyon özelliğimizden dolayı her şeyimizi ortaya koyduk ve insanlığın ufkunu sonsuza dek genişleten Allah dinini koruduk.
Bizim için yeni bir uygarlık olan İslamiyet, özelliklerimizi silip atmamış, onları biraz daha güçlendirmiştir.
İslamiyet’le birlikte taptaze bir manevi zırha bürünerek Viyana önlerine, Hint Okyanusu’na , Sibirya’nın derinliklerine kadar uzanarak aksiyon özelliğimizi yaşattık. Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlılar, Altınordu ve Timur İmparatorlukları gibi dünya çapında imparatorluklar, sayısız irili ufaklı devletler kurarak teşkilat özelliğimizi devam ettirdik. Bu da bir uygarlıktan diğer uygarlığa özelliklerimizi yitirmeden intibak edebildiğimizin bir diğer örneğidir. Bizden başka hiçbir millet bu özelliği gösterememiştir. İslamiyet’in ilk mümini olan Arapları hala yüzde onu Hıristiyan, pek çoğu değişik dinlerden, İslamiyet’in özüyle bağdaşmayan mezheplerdendir. Bizler gibi sonradan Müslüman olan milletlerin pek çoğu harici mezheplere saparak İslamiyet’ in özünü zedelemişlerdir.
Hıristiyanlık Avrupa’ya yayılmaya başlayınca Latin ırkı, Cermen ırkı ve benzerleri paramparça olmuş, pek çok milletler silinip gitmiş, sayısız milletler yeni milletlere hammadde rolünü oynamıştır. Fakat milletimiz İslam uygarlığında özelliklerini yitirmediği gibi, İslamiyet’in bir millete vermesi lazım gelen her şeyini alarak kendimize mal etmişiz.
Uygarlıktan uygarlığa geçiş devrelerinde görülen toplumsal ve ferdi bunalıma ne toplumumuz ne de insanımız sürüklenmiştir. Mevlana ve Yunus ruhumuzun derinliklerine bu devrede yola çıkmışlar; İsmail Cevheri’nin kanat takıp uçması, Uluğ Beyin göklerin haritasını yapması yine bu devreye rastlamıştır. Kanuni gibi devlet başkanları, Barbaros gibi amiraller, Sinan gibi mimarlar, Fuzuli ve Baki gibi şairler, Abdülkadir Meragi gibi müzisyenler, Zenbilli Ali Cemali gibi alimler yine bu uygarlığın olgun meyveleridir. Tac Mahal, Selimiye, Süleymaniye camileri özümüzün hassası ferdi aksiyonların İslam soyutluğuyla meczinin toprağa kondurulmuş en büyük harikalarıdır.

4) Hoşgörü Özelliği :
Kendine güveni olmayan kişi veya toplumların, gelecekte varlıklarını tehdit edeceği için, kendilerine ters gelebilecek herhangi bir şeye hayat hakkı vermeden boğmaları, kendi varlıklarını koruma içgüdüsünden ileri gelmektedir. Hoşgörünün temelinde ise kendine güven bulunduğu gözlemlenir. Aksiyon gücüne ve teşkilatçılığına güvenen milletimiz, her zaman kendine güven duymuş, dolayısıyla hoşgörüye sahip olmuştur. Sayısız zaferler kazanmasına,sayısız milletleri egemenliği altına almasına rağmen milletlerin, hatta aynı kökten gelen kavimlerin birbirlerini kurbanlık koyun gibi boğazladığı devrede dahi, gücü yettiği halde, hiçbir milleti, hiçbir kavmi topyekün kılıçtan geçirmemiştir.
Roma’da ilk Hıristiyanların aslanlara parçalatılmasından alınan vahşi zevkler insanlık için ibret verici sahnelerle doludur. Bütün bunlara karşılık Gök Tanrı dinine mensup atalarımız ise, İslam alimlerini rahatça dinleyebiliyorlar ve sükunetle karar veriyorlardı.
Aksiyon, teşkilatçılık özelliklerini yitirmeden İslamiyet’e intibak eden milletimizin bu hoşgörü özelliği, İslam’ın evrenselliği ile daha geniş boyutlara ulaşmıştır.
“Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” diyen Koca Yunus, “Tövbeni bozmuşsan da yine gel” çağrılarında bulunan Mevlana, insan idrakinin alamayacağı bir tarzda hoşgörüsünü dile getiriyordu. Her şeyin ölçüsü insandı. “Eşref-i mahlukat” tı o. Onu bağışlamak, affetmek olgunluğun ölçüsü idi.
Özel ilişkilerdeki bu hoşgörü, genel konularda da kendini göstermiştir. Din telakkilerinin devlete hakim olduğu devrelerde, hiçbir yerde diğer bir dinin mensubunun ve ayrı bir mezhepten olanın herhangi bir insanı hakkı, kendi din veya mezheplerini ait eğitme ve öğretme özgürlükleri yoktu. Dini eğitim ve öğrenim özgürlüğü bir yana, eğer bir din veya mezhep bir ülkede azınlık durumunda ise, bu din veya mezhebin mensupları için okumak, yazmak gibi en basit haklar dahi söz konusu değildi. Hatta dünyanın pek çok yerinde ayrı dinde insanlar kitleler halinde öldürülüyordu. Amerika’da yerlilerin kökünün kurutulması, İspanya’da Müslümanlardan sonra Yahudilerin doğranması, Fransa’da Calvenistlere tüyler ürpertici işkenceler yapılması sayısız örneklerden yalnızca birkaçıdır. Fakat bizim ülkemizde diğer milletler ve din mensuplarına her türlü temel hak ve özgürlüklerin verildiği tartışmasız bir gerçektir.
İmparatorluk camiamızda yaşayan milletlere ve din mensuplarına milli ve dini haklar verildiği gibi, diğer milletler içinde azınlık durumunda bulunan milletlerin ve din mensuplarının da ezilmemesi için çalışılıyordu. 16. y.y.’ın ilk yıllarında İspanyadaki Yahudi kıyımının önüne geçmek için gemiler gönderilmiş, Yahudiler getirtilerek başkentimize yerleştirilmiştir. Buna benzer bir davranışın bir örneğine daha insanlık tarihinde rastlamak mümkün değildir.
Gittiğimiz hiçbir yere vahşet, zulüm, zorunlu kültür değişmesi götürmedik. Yer yüzünde imparatorluklar kurup da emperyalist olmayan tek milletiz. Sömürgesiz İmparatorluk kurmanın şerefine ulaşan tek millet biziz. Bizden başka hiçbir millet yoktur ki, imparatorluğu dağılınca ana unsurunun ve anavatanının perişan düşmüş olduğu görülsün, ayrılanlardan çok geri kalmış olsun. Bunun gerçek sebebi, batı milletlerinin pek çoğunun varlıklarını eşyaya sahip ve hakim olmakta görmelerine karşılık, bizim milletimizin ise varlığını elinde olanı vermekte, diğergamlıkta bulmasından ileri gelmektedir.
Bizim egemenliğimiz Hindistan’da 900 yıl, İngilizlerin egemenliği ise 100 yıl sürmüştür. İngiliz egemenliği sayısız diller arasında ortak bir anlaşma vasıtası olarak İngilizce’yi bırakmıştır. Fakat 900 yıllık egemenliğimiz sona erdiğinde Ganj ırmağı kenarında yaşayan diller varlıklarını devam ettiriyor, yeni kavramlara sahip olarak gelişiyordu. Zira bizim egemenliğimiz İngilizlerden farklı olarak, yerli halklara ikinci sınıf insan veya tutsak muamelesi yapmıyor, onları sömürmek amacını gütmüyordu. Çünkü onlar da aynı Yaradan’ın kulları idi.
Büyük kentlerimizde yüz yıllardan beri çalınan kilise çanlarını susturmayı, havralardaki ayinlere son vermeyi, bir-iki istisna hariç, hiç kimse düşünmemiştir.
Bu hoşgörü, dini alanda olduğu gibi milli alanda da kendini göstermiştir. Başka ülkelerde barınamayan Şems-i Tebrizi, Sultan Veled, Muhiddin-i Arabi vicdanlarına, düşüncelerine özgürlük bizim topraklarımızda buldular. Vatanımız bir buluşma yeriydi.
Çeşitli milletlerde çeşitli milletleri kötüleyen, bilim alanında ciddiyeti kabul edilmiş yazar ve düşünürler tarafından cilt cilt eserler yazılmıştır. Bizim ünlü ve ciddi bilginlerimizin hiçbirisi böyle bir kitap yazmadığı gibi, “yetmiş iki milleti aynı gözle” görmeyenden şikayet edilmiştir.


5) Yüksek Ahlaklılık:
Ahlak kavramı bencillikten kurtulmakla başlar. Bencilliği körükleyen hiçbir ahlak anlayışını bugüne kadar insanlık tanımamıştır.
Bencillikten kurtulmak bir şeye inanmakla başlar. Milletimiz ise kendini bulduğundan beri bir ülküye bağlanmıştır. Bu açıdan milletimizi değerlendirirsek, milletimizin son devirler hariç, hiçbir zaman ülküsüz kalmadığını görürüz. “Güneş bayrağımız” iken bir çığlık gibi kabına sığmaz olmak, diğer milletlere de maddi düzen vermek ülkümüzdü. “Oturak olmayalar, devamlı göçeler...” de ülkümüzü tamamlıyordu. Zamanla ülkümüzün biraz daha belirginleştiğini “Kızılelma” ülküsü halini aldığını görüyoruz. Kızılelma ülkümüz erişilmez bir ülkü idi; bir zamanlar Bizans’tı, sonradan Viyana olmuştur. Ülkümüz erişilmezdi; çünkü ülküye erişilince her şey biterdi; oysa devletimiz “ebed-mudded” devlet olmuştu; milletimiz ise ebedden ezele akan bir ırmaktı.
Ülküye kavuşmak dileği ardından itaati getiriyordu. Amirin emri için ölmek kutsal bir görevdi. Sivil olsun, asker olsun hepsinin ülküsü olduğu için hepsinin sorumluluğu vardı. Bu sorumluluk onları itaate zorlayarak bencillikten kurtarıyordu.
Bir insanın bencil olmadığının bir ölçüsü de başkaları için yaşamak, başkaları uğruna hayatını feda etmektir. Tarihimiz bunun sayısız örnekleriyle doludur. Bu örneklerden birisi de M.Ö. 36 yılında Çiçi Yabgunun Çinliler’ e karşı takındığı tavırdır. Çiçi Yabgu askerlerini şöyle hitap etmiştir: “Boyun eğmeyeceğiz. Zira öteden beri biz Hunlar kuvveti takdir ederiz. Tabi olmayı hakir görürüz. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde adı yabancıları titreten millet olduk. Bütün düşmanlarımız, bizim savaşta ölmeyi bildiğimizi öğrenmişlerdir.biz ölsek de kahramanlığımızın şöhreti kalacaktır. Yalnız bu şöhret çocuklarımızı ve torunlarımızı diğer kavimleri efendisi kılacaktır.” Bu sözler yüksek ahlaklılığa unutulmaz bir örnektir.
Bir insanın bencil olup olmadığının en belirgin ölçülerinden biri de sevgidir. Her insanımızın içinde ışıldayan, günün birinde volkan olup fışkıran sevgiyi batının ve doğunun ünlü pek çok yazarı fark etmiştir.
Ahlaklılığın üçüncü ölçüsü de merhamettir. Henüz şuuru oluşmamış, olayları yeterince değerlendiremeyen, ihtiyaçlarını temin edemeyen çocuklar, gücünü yitirmiş yaşlılara, fakir-fukaraya, her türlü muhtaca, her şeyiyle yalnız ve zavallı oluşunun idrakine sahip insana kişi merhamet duyduğu sürece ve merhameti oranınca insanlaşır. “Ya Rabbi, benim vücudumu o kadar büyük yapsaydın ki, cehennemine benden başkası sığmasaydı...” arzusu ancak bizim insanımızın merhametinde dile gelmiştir.
Ahlaklılığın bir başka ölçüsü de vefa ve fedakarlıktır. İnsanı dost, kadını anne, eski kuşakları ata, toprağı vatan yapan vefa ve fedakarlıktır.
Türklerdeki vatana bağlılık herkesçe bilinmektedir. İslamiyet’le de Hz. Muhammed (S.A.V)’in “Vatan sevgisi imandandır” hadisi bütün milletimizin hayat üslubu olmuştur.
Ahde vefayı namus bildik. Bu kabulleniş yalnızca kendi milletimize karşı olmamıştır. Yabancı milletlere, diğer din mensuplarına karşı da aynı hassasiyetle davrandık. Bu hassasiyet devlet siyasetimizde hakim olmuş, tarih boyunca hiçbir Türk Devletinde ahde vefasızlık görülmemiştir.
Ahlaklılığın bir ölçüsü de özün ve sözün bir olmasıdır. Düşündükleriyle, söyledikleriyle yaşantısı uymayanları toplumumuz devamlı tasfiye etmiştir. Değerlerimize göre hiç kimsenin görmediği, hiçbir denetimin söz konusu olmadığı yerde kişi savunduğu düşüncenin, vicdanından gelen sesin adamı olmak zorundadır. “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” ölçüsüyle atalarımız “olmak” ile “görünmek”i birbirinden ayırmamıştır. “ olmak” bir öz meselesidir.
Yüksek ahlaklılığımız milletimizi manalı bir sadeliğe bürümüştür. Mabetlerimizde, giysilerimizde, sanatımızda, köşklerimizde ve diğer hususlarımızda bu sadeliği görebiliyoruz. Ağırbaşlılığımız, vakar ve ciddiyetimiz de hep bu özelliğimizin sonucudur.

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!

HALİL YEYİN

Kaynak: Millet ve Milliyetçilik/M.Niyazi ÖZDEMİR
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
www.ErzurumAlperen.com
REKLAMCI

Reklam Sorumlusu
CeLaSuN
Destekleriniz:
Erzurum Alperen Ocakları İçin







Tarih: Kurumsal Reklamlar veya Bireysel Reklamlar    Mesaj konusu: Tıklayın Bizi Destekleyin !


Başa dön
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    WwW.ErzurumAlperen.Com Forum Ana Sayfası -> Türk Düynası Tüm zamanlar GMT +10 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Erzurum Alperen Ocakları